Tasavvuf

RABBÂNÎ SİLSİLEYLE ASRI SAADET E TUTUNMAK

Written by furkan

RABBÂNÎ SİLSİLEYLE ASRrI SAADET E TUTUNMAK

İnsanoğlunun yeryüzündeki davası İlâhî hakikati bulmak ve hakikat yolunda istikamet üzere kalmaktır. İlk peygamber Hz. Âdem a.s.’dan son peygamber Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’e kadar bütün peygam­berler ve o peygamberlere tâbi olan rabbânî âlimler bu hakikati bildir­mişler ve insanlığın doğru yol üzere kalması için fedakârane gayret göstermişlerdir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in Vedâ hutbe­sindeki şu sorusu bahsettiğimiz gayretin bir yansımasıdır:

E- Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

Ashâb-ı kirâm şöyle cevap verir:

  • Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şehadet ederiz.

Bunun üzerine Allah Resûlü s.a.v. şehadet parmağını kaldırmış, sonra da cemaatin üzerine çevirerek şöyle buyurmuştur:

  • Şahit ol yâ Rab, şahit ol yâ Rab, şahit ol yâ Rab!

Cenâb-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de bize misal olarak, on binlerce peygamber ve ümmetlerin den sadece yirmi sekiz peygam­berin kıssasını anlatır. Bu kıssalar insanoğlunun dünya serüveninden ibretlik kıssalardır. Anlatılanlar anlatüı Havanların habercisidir.

Yine her gün namazda okuduğumuz, “üm- mü’l-kitâb” diye isimlendirilmiş Fâtiha-i şerife de muhtevası itibariyle hem Kur’ân-ı Kerîm’de anlatı­lan kıssaların hem de insanoğlunun muhatap oldu­ğu hakikatin veciz bir ifadesidir. Cenâb-ı Mevlâ bu sûre-i şerif ede bize tevhidi, kulluğu, istikamet üzere olanlarla olmayı ve yoldan çıkanlardan uzak durma­yı bildirir. Mealen hatırlayalım: “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur.

O Rahman ve Rahîm’dir.

Din gününün sahibidir.

(Rabbimiz) ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.

Bizi doğru yola ilet.

Kendilerine nimet verip, lutuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna; senin gazabına uğramışların ve (haktan) sapmışların yoluna değil.”

Müfessir âlimlerimiz bu sûre-i şerifeyi birçok cihet­ten tefsir etmişler, çok yönlü hikmetler çıkarmışlar ve bu sûrenin özünün “sırât-ı müstakim” üzere bulunmak olduğunu söylemişlerdir. Nitekim İmam Kuşeyrî k.s. Letâifü’l-İşârât adlı tefsirinde Fâtiha’yı açıklarken şöyle demiştir:

“Sırât-ı müstakim, Kur’an ve Sünnet’in öğrettiği yoldur. Bid‘at yolu ise hakkında Kur’an ve Sünnet’te hiçbir delil bulunmayan yoldur. Sırât-ı müstakim, bizden önceki salihlerin takip ettiği yoldur. O yolda gi­den kimse gerçek tevhide ulaşır, Cenâb-ı Hakk’ın özel yardım ve ikramlarına ulaşır. Çünkü o yol, Allah’a vâ­sıl olmuş evliya ve asfiyanm yoludur. Âyetin devamın­da açıklandığı gibi sırât-ı müstakim, Allah tarafından kendilerine özel nimetler ihsan edilen peygamberler, sıddüdar, şehidler ve salihlerin yoludur. Gazaba uğra­yanlara ve sapıtanlara gelince, onlar Cenâb-ı Hakk’ın hususi desteğinden mahrum bırakılmış, kendi haline terkedilmiş, kulluk edebini zayi etmiş, taatten kaçmış ve nefsinin elinde kalmış kimselerdir.”

Bu sûre-i şerifedeki “sırât-ı müstakim” ve “nimet verilenlerin yolu” ifadeleri hem peygamberleri hem

de tarih boyunca onlann yolu üzere tebliğ ve irşad vazifesini yerine getiren rabbani âlimleri kastet­mektedir. Şu halde sırât-ı müstakime dahil olmak ve o yol üzere kalmak için bu rabbânî âlimlerin irşadına ihtiyaç vardır.

Asr-ı saadet’te Allah Resûlü s.a.v.’i bizzat görerek iman eden, Kur’ân ve Sünnet’i hayat düsturu haline getiren ashâb-ı kiram efendilerimiz, tâbiîn neslinin tebliğ ve irşad rehberi olmuştur. Ashabın önde ge­lenleri Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere başta olmak üzere Küfe, Basra, Şam, Filistin, Yemen, Kahire ve daha pek çok beldede insanları nebevi ha­kikat ile buluşturmuş, onlara sırât-ı müstakim üze­re olmayı öğretmiştir.

Bu tebliğ ve irşad silsilesi elbette bu nesillerle bit­memiş, tâbiîn neslinden, bir sonraki nesil olan te- beu’t-tâbiîne, onlardan da sonraki nesillere rabbânî âlimler vasıtasıyla aynen aktarılmıştır. Zâhir ve bâtm ilimleri emanetlerin en kıymetlisi olarak aktaran bu âlimler bir sonraki neslin mürşidi olmuş; iman, amel ve ihlâs üzere yetiştirmiştir. Ayrıca, sırât-ı müs­takimden ayrılıp bid’at çıkaranlara da ilimleri ve ha­yatlarıyla karşı durmuşlardır. Kendilerine tâbi olan­ları, hatta asırlar sonraki nesilleri muhafazaya vesile olmuşlardır.

Bu bakımdan, modern dönemin “Asr-ı saâdet’te mezhep, tarikat ve benzeri usullerin olmadığı” eleş­tirisi, sırât-ı müstakim üzere olmanın vasıtalarını da reddeden bir yaklaşıma işaret eder. Zira on dört asır sonrasından baktığımızda, bugün sırât-ı müs­takim üzere olan ve isimleriyle bildiğimiz itikadî, amelî yahut ilmi mezhep, tarikat ve ekollerin baş­ta bir adları yoktu. Aynı şekilde kitaplarda ismi ge­çen bid’at ehli ve yoldan sapmış mezhep, tarikat ve ekollerin de ortaya çıkarken adları yoktu. İnsanlar, muslih yahut müfsid kimin yolu üzere iseler, daha sonra o kişiye atfen ismi konulan mezhep ve ekolle­rin mensubu olarak anılmışlardır.

Mesela günümüze kadar ulaşan dört hak mezhe­bin; Hanefî, Mâliki, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinin

Leave a Comment